Ana içeriğe atla

Kayıtlar

kuşdili etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

hafif eğik mi duruyorum, en kambur benim!

ve elbette ki mektubumu, "kimsenin hayatına lüzumundan fazla girmeyen biri olarak, muhatabınız kalmak üzerine yazdığım son mektup bu olacaktır. sağlığınızı temenni ederim.  muhabbetle ..." diye bitireceğim! ah tabii ya, daha ne yazabileceğim ki sanki- umut canlılığını nasıl bu denli koruyabiliyor ki? kendimi kendi gözümde aklayabilmek için kapılarının pervazlarına kadar gittiğim o hastalık taşıyan evlere varan, o karanlık sokaklar ürkütürdü hep içimi. kendimi kendi gözümde aklayabilmek için duyup okuyup da şöyle bir tarttıklarımı görmezden geliyormuş gibi, çamurlu kaldırımdaki paltosuna gömülmüş bedenlere de bakamazdım. ilk kez birini affettiğimi sandığımda ne de gamsız hissetmiştim oysa!  "sayıyorum! 3...2...1...hadi!" suyun altına giriyoruz hışımla. nefesini benden uzun süre tutacağı iddiasında haklı çıkmakta oldukça kararlı olmalı ki sımsıkı kapattığı gözleri ve şişirdiği yanakları ile hırsını sergilemekten geri durmuyor..  işte biraz da tüm bunlar yüzünden kolla...

300 metre sonra ileride keskin viraj

gardını indirmeyi hiç mi hiç sevmediğini iddia eden, öyle ki bazı zamanlarda şiddetinden anlam verilmesi güç olabilecek gülünçlükte bir özgürlük duygum vardır. tatsızlıkları, sokak kavgaları, kabusları olmayan bir gece geçirdiysem ve zihnim benden önce uyanmışsa, yarım dakika sonrasında, kendime asli karar verme iznini tanımayarak, yürüyüşe çıkabilmeye dair olan istencimi dinler ve kendiliğimi kapının önüne kadar götürür, üzerini silkeleyerek iyice tembihler ve oracıkta bırakırım.  geçtiğim yeşil alanlarda lavantalar var mı diye bakınıyorum, aslında gerçek manada aramaya değer bulduğum pek de bir şey yok, çıkarken anahtarı ne diye almadım ki diye, kısa bir anlığına huzursuzlanıyorum. bir zamanlar aradığım o dört yapraklı yoncayı hiç buldum mu hatırlamıyorum. beyaz çitli müstakil bir evin arkasında bir erik ağacı, serçe ve saksağanları görüyorum. az biraz ilerde yaşlı kadının biri bir ayakkabıcının önünde soluklanırken cam duvarın öteki tarafında sergilenen ayakkabıları inceliy...

temel argüman

neden ve ne zaman kaybettim şu çiçekleri?  aylardır sana ulaşmaya çabaladım diyordum. sesim geliyor mu? evet biraz gürültülü burası. bu sefer açacağını düşünmemiştim. evet, dün bütün gün seni aradım. özür dilerim, yalnızca bir neden istiyorum. biraz bile olsa pişman mısın diye merak etmiştim. sesim net gelmiyor mu? alo? evet evet- simitçinin biri bağırdı şimdi ara sokaklardan. değilsin, ama ölüm kendini sana hissettirdi öyle mi? suçluluk mu duymalıyım?  güneş tüm canlılığı ile aydınlatıyor odamın hemen önündeki dar sokağı.  seni anlayamıyorum. ben, sen tarafından bu kadar kötü davranılmayı ne zaman- nasıl hak ettim?  odanın içi ise  karanlık ve bir o kadar da kasvetli, yüksek bir cam olan kapımı kaplayan duvar kağıdı neredeyse hiç içeri sokmuyor gün ışığını. kulağıma az biraz uzaklardan kahkahamsı bir ses ile şakıyan alaylı bir kuşun sesi geliyor. adını bilmiyor değilim, çıkaramıyorum.. sesinden tanıyabiliyorum yalnızca. oda pencerelerinden birini hafifçe aralıy...

tout ce qui brille n'est pas or

yüreğim karıncalandığında,  uzun bir düşün öyküsü henüz kurulmaya başlandığı halde canım kesin çok yanacak diye düşündüğüm ilk zamanları hatırlıyor, sonumuzu çoktan okuduğumu duyumsuyorum. kaderimle başa çıkamam,  kederlenmektense sevinebilmeyi isterdim lakin eğilimlerimin hepsi tabiatım gereğince masumdur, o sebepledir ki böyle hissetmeyi ben belirlemedim ki diyecek ve kenara çekileceğim.  "inanıyorum söylediğini candan söylediğine, ama bugünkü karar yarın bozulur çok kez,  kendi kendimize verdiğiniz sözü tutmak,  en çabuk unuttuğumuz şeydir ne yapsak... madem ki bu dünya bile yok olacak bir gün,  sevginin bitmesine insan neden üzülsün? aşk mı kaderi kovalar kader mi aşkı, daha kimseler çözemedi bu bilmeceyi.." huzurevlerinin birinde, yüzüklerimde göz gezdiren bir hanımefendi ile oturuyorum. önce bana şöyle bir bakıyor, temkinli ve gelen herkes gibi gideceğimi içten içe bilerek neyi sakınıp ne kadarını anlatabileceğinin kararını vermeye çalışan tereddütlü ...

onu bir su birikintisine atsan, iki günde parmaklarının arası yüzgeç gibi deri bağlar.

elimdeki demir titriyor, gözlerim dolu ve sen yine tüm bunların hiçbir zaman farkına var(a)madan yaşamını sürdürüyorsun. saklamadım. hiç saklanmadım.  aşk ve sevgi dediğine olan inançsızlığımı da saklamadım.  ne kadar da şanslısın. bazı sesleri tanımıyor, bazı bakışları bilmiyorsun. bilme de zaten. anlama. bir akşam vakti, anneannenin dizlerine başını yasladığında ve uyku çarşaf olup da şefkatli ellerce seni sardığında, pencere kenarı huzurunu kucakladığın anılar içlerine doldu diye bu gözlerin böyle belki de. herkesi anlamaya çalışmamalı oysa insan. her şeyi de duymamalı.  yalan- evet, yalandı; sana duyduğum öfke, kedileri sevdiğim, ağaçlarla dertleştiğim, kucağında uyuduğum, sarıldığın vakit geri çekilmelerim, seni sevmediğim sevdiğim, en çok da seni sevmediğim... sessizliğine gömdüğün ihtimalleri soluyorum her gün, sesini de çoktandır unutmuşum, sessiz sohbetlerimizde hiç cevap vermiyor silüetin. oysa yalnızca aklına düştüm diye, öylesine bir uğrayabilirdin. zira ...

bilmeni isterim ki

ölmeni istiyorum. kim istemez ki? öl istiyorum.  s anki bundan daha olağan bir şey yokmuş gibi, sanki hep herkesin ölmesini istiyormuşum gibi- sanki senin aksine ölü bedeninin imgesi dahi bana daha iyi gelebilecekmiş gibi. ansızın yüreğime uğrayan bir sızının sebebinin haberini işitmekten olmasını, saçımdaki meltem dinmeden uykundan bir daha uyanmamış olmanı, ne bir kargaşa ne de bir gürültü olmaksızın usulca çekilmeni- ölmeni istiyorum. yıllardır kimseyi sev(e)miyorum. neyim varsa vitrinde, hepsi hüzünden. her gün köz soluyorum. gecenin dudakları kanıyor, ben ki ne zamandır seni sana susuyorum? gecenin dudakları kanıyor, öfkeden bir akşamüstü oluyorum. inan bana, inan... ölen kediyi tanıyorum. parmak uçlarım yanıyor, gecenin dudakları kanıyor ve ben seni özledim - bu kentte ölmek istemiyorum.

ama sevgiden bir şeyler ummuştum ben

  14.12.23 inancımın son parçasını da sindirdim,  az önce  ilerlerken, gecenin getirdiği özgürlüğü çekiyorum içime.  sustuğum yerlere baktım sevdiğim mekanları da yuttum. tahammülüm dahi yitmek üzere ama olsun sevgiden farklı şeyler ummuştum ben. olsun. içime ağladıklarımı içtim dediklerinizi de. biraz geride daha az önce. bu kısa an da, her şey huzur getirebilir olur artık avuçlarıma ilerliyorum rüyalar(d)a, daha derinlere. saçımı çekiştiren hoyrat rüzgar, ellerimi (u)yanık tutan sinsi soğuk, sıkı sıkıya kapanmış kapılar, örtünmüş perdeler, alabildiğine geniş bir kaldırımda omuz omuza yürüyen o gözlerini yalnız birbirlerine emanet edenler, yanağımda ki tuzlu yanık, insanlarca dışlanma duygusunun yanında onları dıştalama ayrıcalığına sahip olma hissinin uğultusu, aklımda yalnız gözleriyle kalanlar, kendime çıkar yol arayabileceğim izbe sokaklar, koşabildiğince hızlı kaçan bir beden, kesilen soluklar.. kıyıda bir banka çöküp kalmışım, yüzümü tutuyorum serin serin esen...

sol elim sıcak, sağ üşüyor eski bir anıdan

13.12.23  bir şeyler mi karalamak istedim, suçumda ben izi var,  kalemi unutmuşum bir şiir mi var dilime dolanan, zihnimin salonuna bacak bacak üstüne atıp kurulan, ısrarla talebini hatırlatan olsun, kelimeleri daha yeni uyutmuşum bir mayhoş koku çalındı burnuma sanıyorum ki bir çiçeğim var, yansın,  elbet suyunu vermeyip kurutmuşum. yine yan(ıl)dım bulamıyorum ki unutmuşum