“... herkesin yaşamında öyle saatler vardır ki, insan yalnızlığı verip ne denli yavan ve ucuz olursa olsun bir beraberliği almak ister karşılığında; iyi kötü ilk rastlayacağı kişiyle, en sıradan bir kişiyle sözde birazcık bir anlaşma uğruna yalnızlığı elden çıkarmak ister…” beni etkileyen elbette ki sadece o ayaküstü konuşmamız değildi; onun o bir satır etmeyecek söyleminin tüm bölümlerinin ortak bir tasviri olduğunu düşündüm ve bu bana öylesine kibirli geldi ki, iştahım kesildi, yaşamaya dair üstelik, gülümsememe dahi uyum sağlayamadım. bir zamanlar giriştiğim her şeyi nasıl ihtirasla kucakladığını biliyorum, hiç hatırlamaz olur muyum? lakin günlük hayata ait sohbetlerimin arasında hatırladığım çocukluğum hep gözlerimi dolduruyor ve ne hikmetse ben, işte o zamanları hiç bir türlü aşamaz oluyorum. hatırımda olduğundan değil lakin dönüp baktığımda eskiye, siyah beyaz ve soğuk günleri daha sık görüyorum. onun yorgun tebessümleri var, hep bir kış soğukluğu ve ağlamaklı burun çekişler...
saçları kır, bakışları eğik, yüzü çökük, sesi tereddütlü. ışığı açayım, biraz esneyeyim belki, hafif camı da aralasam mı dedim, yapamadım. gece ilerledikçe rahatsızlığım arttı, engel de olamadım. içimde kesik kesik soluyan, hıçkıran, yok yere bağırıp çağıran, sonra da bir köşeye sinip içli içli ağlayan benliğim irademe, irademin ahlakıma sayıp sövmesiyle kendimi beddua ederken bulduğumda kendimden de iğrenmedim. ne yalan söyleyeyim, göğsümde bir ağrı yer edinmişti edinmesine de onlarda hak ediyorlar gibiydi. saçları kır, bakışları eğik, ıslığının tınısı hep aynı, takırtısı sabit. "we are what we repeatedly do. excellence, therefore, is not an act, but a habit.." yazmışım defterimin köşesine, bak sen, öyle miymiş? kendimi duyuşlarım değiştikçe, kendime ağlayışlarımda derinleşti. içimden en az kendim kadar bir şeyin çekildiğini duydukça midemin bulantısı arttıkça arttı. öğürme refleksim zayıftır benim, oysa kalem tutmayı çok severim. derin bir susuş ile başımı göğe çevirmek ist...