Ana içeriğe atla

kardelen

herhangi bir heveslenişim artık yok dahi desem, yaşamayı sevmeye yalnızca ara sıra mola verdiğimi de inkar etmiyorum. yol küçük ve alabildiğine dar, 

sonu hiç göremiyor olsak da yanımızda, 

sevenler ise neşe ile birbirlerinin yüzüne bakadursun en hızlı onlar ilerliyor. 

elimde neden yapıldığı belli olmasa da el işi olduğu kesin olan, boş bir saksı kabı ile evi dolaşıp diğer çiçeklerin kirli yaprak, kök ve topraklarını topluyorum. annem birkaçını çürütmüş, fazla sulamaktan yani, tıpkı elimdeki gibi. 

ne diye diyordum, göğsümün orta yerinde, böylesine bir his ile, sürekli ama sürekli.. bir şeyleri özler olma hissi ile var oldum? belki de bendeki bu özlem hiç olmayan bir şeye dairdir?

sulu sepken başlıyor, sırılsıklam oluyor caddeler, İstanbul küçük bir çocuk misali kaçıyor köşesine, iç çeke çeke ağlıyor. gözbebekleri öksüz çığlıklarla susturulmuş insanların dilinden konuşan bulutların feryatları duyulanlar, buz tutmuş yollarıyla bir düşüp bir kalkıyor İstanbul, canı yanıyor. 

kaderi rüzgârın ellerine bırakılmış yarı çıplak ağaçlara usulca serpilen tanelerin uysallığında insanlar, herkes biliyor lakin kimseler bir şeyler diyemiyor. avutucu sözlerin suskunluğunun, dönünce bitmeyen ayrılıkların temsilcisi bu buruk havalar. gülmeye küskün sokakların yası derin, tekerler altında ezilen ruhların kısık sesli isyanına dilbaz bulutlar. kapı önlerinde açılan şemsiyelerin altında kavuşmanın, bir mahalle kenarı çaycısına sığınmanın tam vakti değil miydi oysa? gülmeye susan sokaklar, aç sevgililerin kahkahalarına, muhtaç ılımlı birkaç tebessüm kırıntısına.. havada dans edecek sıcak nefeslerin pervasızlığını arayan ayaz ise hala daha aynı, asilik barındırıyor ruhunda. kışın ilk sözcükleri dökülüyor tane tane bulutlardan ve tüm ara sokaklarıyla beyaza boyanmaya meylediyor İstanbul. gözlerim eski bir dostu arıyor.. emanetmişçesine duran aşklara sahip çıkmanın, devşirme düşlerden vazgeçmenin, yalnızlığı yıpratmanın vakti değilse de olmalı bu kış. 

buğulu şarkıların sağırlaştırdığı koltuklarda kaybolanların, rehavetçisi çok cam kenarlarının günü bugün. kirpiklerine incilerin dizildiği bir aşka tutulmanın, rüzgârın okşadığı saçların kokusuna hasret kalmanın, gizliden gizliye düşüncelerde bile incitmeden candan sevebilmenin vakti olmalı bu günler, bu yıllar..

hayallerine griyi yakıştıran, gürültüsü kesilmiş kalplerin temsilcisi kış, her iç çekişte biraz daha toylaşıyor hayat, toprak kokuyor beyaz istilasındaki şehir. saramadığı yarayı saklamak için bütün çabası İstanbul’un, çekmiş kardan yorganını göğsüne, titriyor. mezarlar örtülü, bakışlar donuk, anılar silik. kansız kanıyor İstanbul, noksan hisleri sırtlanmış yine, lakin heybesi delik deşik.

umut tanelerinden dostlar edinmişim, tatlı bir yorgunluk, sorgulama gerekmez bir sükunetle kuşatılmış bedenim, alabildiğince suskunum. kalabalığın içinde, gürültüleri kucaklıyorum yorgun argın, yaşamanın zor olduğunu anlıyorum bu şehirde. gülümseyebilmek öylesine zor ki bu şehirde, kirpiklerim İstanbul’dan önce ıslanıyor, kaybettiklerime ağlıyorum bulutların izinde. bir şeyler öğrendim sanıyorum, halbuki yalnızca yorgunum, kırışmışım ve kanıyorum.. kardan hatıralar yanıyor ellerimde, parmak uçlarımı yakıyor ince ince. ben O'na ağlıyorum, İstanbul’da ağlıyor benimle. 

kurumuş dudaklarım kanıyor, soğuktan diyorum ya, yalan, yalandan kanıyorum.. anlıyorum, canın yanmadan yaşamak çok zor bu şehirde. ben ona susuyorum, oysa İstanbul’da kanıyor kendine, zaten geceleri de uyumak zor bu şehirde. avuçlarımda kırık bir beyaz, alışılmadık bir garip mavi gökyüzünü saran, öfkeli bir kış oluyorum. inceldiği yerden kopuyor çığlıklar, haykırıyor İstanbul sokak aralarından doğumhanelere, şehrin ölümüne karışıyor süslü intiharlar, acımasızlığından kelepçelenen yalnızca İstanbul, suratında ise utanmaz bir neşe.. tutuklu yargılanıyor tükenmişim, tahammül edemiyorum artık bu semte.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

yavaşça içine çöken tortu

  sanki hiç ağlamamışsın gibi duruyor ve seni hiçbir zaman öp(e)meyeceğimi bilmek bana huzur veriyor.  aklıma hep ölümün en düşlenebilir olduğu anlarda geliyorsun. bir imgeler tiyatrosu eşliğinde, olabildiğine silikçe geliyor, sinikçe tebessüm ediyor ve ağır ağır çekiliyorsun. sözlerin örtülü, gece sisten ve saçların dolanarak dökülüyor, "tanıdığım en ince düşünceli, en hassas, en kibar... en nazik insandı..."  diyorsun, "kendini astı." demenden hemen sonra ekliyorsun tüm bunları. sonraları seni en sevdiğin yemekten bahsederken buluyorum, az sonra birileriyle gülüyor oluyoruz, geçenlerde birinin doğum gününü kutluyoruz, dün sarılırken beni sevdiğini fısıldıyorsun, seni izlerken yakala(n)mak istemiyorum, ertesi sabah tenine değen bir gözden yakınıyorsun, akşamında bana uzanıp öpüyorsun, gecesinde kapı dışarı edilirken burnunu çekişlerini dinliyorum, omzuna yaslandığımda kalbini sakınıyorsun ve konuştuğunda sözünü kesmemi istemediğini sanıyorum ki gidişlerimi izliyors...

onu bir su birikintisine atsan, iki günde parmaklarının arası yüzgeç gibi deri bağlar.

elimdeki demir titriyor, gözlerim dolu ve sen yine tüm bunların hiçbir zaman farkına var(a)madan yaşamını sürdürüyorsun. saklamadım. hiç saklanmadım.  aşk ve sevgi dediğine olan inançsızlığımı da saklamadım.  ne kadar da şanslısın. bazı sesleri tanımıyor, bazı bakışları bilmiyorsun. bilme de zaten. anlama. bir akşam vakti, anneannenin dizlerine başını yasladığında ve uyku çarşaf olup da şefkatli ellerce seni sardığında, pencere kenarı huzurunu kucakladığın anılar içlerine doldu diye bu gözlerin böyle belki de. herkesi anlamaya çalışmamalı oysa insan. her şeyi de duymamalı.  yalan- evet, yalandı; sana duyduğum öfke, kedileri sevdiğim, ağaçlarla dertleştiğim, kucağında uyuduğum, sarıldığın vakit geri çekilmelerim, seni sevmediğim sevdiğim, en çok da seni sevmediğim... sessizliğine gömdüğün ihtimalleri soluyorum her gün, sesini de çoktandır unutmuşum, sessiz sohbetlerimizde hiç cevap vermiyor silüetin. oysa yalnızca aklına düştüm diye, öylesine bir uğrayabilirdin. zira ...

çek şu üzerimdeki cesedi

 3.12.23 ağır yürüyüşleri ile yolu tamamlamaya girişen insanlar, mesai saatinin bitimine geri sayım için sıradayım, miskin bir çift gözün kendinden hallice uyuşuk olan adımları, oyuncak arabanın inleyen motorunu dinleyen biz çevre sakinleri, kulağıma -kaçıncı döngüde olduğu belirsiz- takılan şarkı, dilime dolanan -bu kaçıncı belirsiz- bir yerlerden aşınma bir şiir, saçlarımı karıştıran oyuncu dalgalar, art arda kaynayan anlamsız döngüden çalıntı cümle bozuntuları, hisleri sırtlanıp kelimelerle oynayan, bozuk para soran mağrur bir ses -çokça uzaklarda ama-, beklediğim aramanın titrekliği gözbebeklerimde, kahkahası kesilmeyen inşaatın usul usul göğe uzanması -yine mi?, tanrım yine mi?-, bir yere olmayan bu yürüyüşü benimse(me)dim, özür dilerim, ama eskilerden bir ses, tok ama alaylı, kaşlarının reveransı canlanıyor, vurguları taptaze, gözleri canlı ve sesleniyor bana kadar uzayan parmakları; "lügatta efelik olmaz!"  soğuk sayılmaz ama ellerim üşümüş olmalı, aç sayılmam ama sind...

Üretken Yapay Zekânın Bilimsel Yayın Amaçlı Kullanımına İlişkin Etik Kaygılar ve Yönetişimin Yeri

  “Uzmanlığa saygı’nın bir ifadesi ve gereği olarak hiç kimse inceliklerine vâkıf olmadığı, amaç, yöntem ve kapsamını iyi bilmediği bir alanda ulu-orta görüş beyân etmemelidir.” Başlıkta da ismi geçen, bu yazının kaynağı olan söz konusu edinilen durum, eleştirel ve düşünsel bir zeminde irdelenerek sade bir biçimde aktarılmaya çalışılmıştır.  Yapay zekâ, makine öğrenmesi kapsamında olan teknikleri, yapay sinir ağlarının kullanımının nasıl yönlendirilebileceği, derin öğrenme ve doğal dil işleyebilme modelleri de düşünüldüğünde, çok yeni olmamakla birlikte bahsedilen bu teknolojiler, elbette ki toplumsal hayatın diğer alanlarında olduğu gibi akademi de ve bilimsel yayıncılıkta da devrim yaratma potansiyeline sahip olabilecek yıkıcı bir yenilik olarak karşımıza çıkabilecektir.  Araştırma süreçlerini, yazma pratiklerini, zaman yönetimini, araştırmacının bilgi birikimini ve etik kaygılarını da kapsayan sistem, çıktılarını da bu ölçülerde etkilemektedir. Bilimsel metinleri...

5.1

 4.12.23 bugün, yine ölü be(de)nleri düşledim. dilimin her zamankinden daha da kahve bir dokusu olmalı. çağrışımlardan şikayetçi değilim. değilim dedim bir kere. değilim. burası topu topu dört köşelik bir şehir hem. biz hangi sokağında karşılaşırız dersin?  deprem. 5.1 ... ve perde kapanıyor.  bir deyiş vardı yazdım  ama dilime ezber verdirtmeden unutmuşum.  8.12.23   Bilemem. size nasıl geliyor bilemem… ama ben; oradan buradan topladığım fotoğraf karelerine saatlerce bakmayı, yağmuru,  ekşi olan elmadan şekerleri, tarçın kavanozundaki kıvrılmış defne yaprağını, sağ elimin üzerindeki tek, sol kulağımın üstündeki ardışık iki beni, kapıdaki selam verdiğim kahve tonlarını örtünmüş kediyi, ilk yudumunun sıcaklığına yetişebildiğim kahveyi, kuş lisanını, şiirden bir üslupla yazabilmeyi, ahenkli bir uyumla dans edercesine yürüyebilmeyi, gün batımlarını biriktirmeyi ve huzur kuşanıp hüzünlenebilmeyi, gün doğumlarını gözleyebilmeyi ve umut edebilmeyi, hatı...

ben uzun anlamları severim

yazarlığım, hatıramdan fazladır ve inanın ki kastım size değildir. hüznüm karalamadığım günlerin yasındandır ki; ben uzun anlamları severim, muhatabımın siması dahi, yalnızca ellerimden hayat bulmakla yetinecektir. görmeyi hiç ummadığım tuhaflıklarla tanıştığım-tanışmadığım kişilerce konuşmalara çıkartıldığım uzun yürüyüşlerim vardır ve bilirsiniz ki üslubum yitiktir. şayet anlatacak bir şeye de inancım kalmamıştır. sözüm eksik, kafiyem yarım, anlamım hep kesilir.  neyi anlatsam onu kaybederim. anılar(ım) kaybolmaya meyillidir.  'her satır, her sütun ve her bölgenin içerisinde...' evet evet- her satır, her sütun ve her bölgenin içerisinde her rakamdan, yalnızca bir tane olmalıdır.  rica ederim nokta koymayınız söylemeden.  elbette, kusuruma bakmayın özür diliyorum.  küçük küçük alay a cı dudak kıvrımları ve... yazıyorum evet, lütfen ağır ağır söyleyin.  evet, elbette... hani- hani böyle hafif sararmaya yüz tutmuş dişiler sıralanmışken çatlakların kenarına-...

kime baksam

  bu gördüğün ben değilim, ben aslında çok başkasıyım diyor. kimlere ve hangi zamanlar(d)a bu denli yaralandığını inan hiç kestiremiyorum, ama güzeldin. güzel bakardın bi kere, çok önceleri, yani- severdin. bu kapıyı usulca çekip gitmeler, bu anlayışlar, ağlayışlar, bu hayat, her gün hiçbir şey olmamış gibi başlamalar, bu boş iştahlar, aldanmalar, adanışlar, bu boşluğa açıklamalar, unutuşlar, affedişler, bu farkında değilmiş gibi yapmalar, gitmeler, sevişler, bu söyleyişler senin değil ki.  başımı göğsüne saklıyorum.  soluk, üşüyen bir nabzın var. yüzün bembeyaz, kıpırtısız... ellerin çok daha küçük, hafızasız...  suyun derinliklerinde, yüzüne uzaklardan vuran bir ışık ve üzerinde ölü kardelenlerle, yaralı düşer(l)e sürüklenip duran gövdeni usul usul sindiriyor sükunetin. yitirdiğin cennetler(l)e yediğin vurgunları soluyorsun.  rüzgar seni uzaklara sürüklüyor, dermansız saçların ölüm sinen çehreni dağıtıyor, gözlerin örtülü, süregeliyorsun.  ama sen bilirsi...