ne rüyalar
gördüm, hatırlamıyorum. ne lazım sana daha? ne lazım, söyle bana.. 'kısıtlı
sıfatı hukuk dilinde, ilgili kişinin hâkim raporu ve mahkeme kararı gibi resmî
belgelerle hükme bağlanması şartı dahilinde, akli melekeleri'ndeki yetersizlik
sebebi ile, sonuç doğurucu işlemleri kendi iradesi ile yapamaması, bunları o
kişinin yerinine atanacak birisinin ya da birilerinin yapması anlamına
gelir..' suratını asıyor, elindeki sigaranın yanan ucuna bakarken iç çekişini duyuyorum. "bir oyun oynuyorlar" diyor.. "valla bak"
diye de ekliyor, sanki beni inandırdığından emin olmak ister gibi yahut sadece
vurgulu bi dil ile konuşmayı mı seviyor? "sadece birbirlerini kandırıyor
insanlar, birbirlerini.." 2024 yılının ağustos ayında, gözleri dolu dolu
ve uzaklarda birilerinin hatıralarına dalmışken mırıldanıyor bunları. birinin
hayalinin dahi gözlerini doldurması, ağrılı bir ruhun bedellerinden biri olmalı
diye düşündüğümü hatırlıyorum. yaşamcıl sarılışlar ülkesinin alıngan
fertlerinden biri olmalı..
yorgunca bir kar havası hâkim şafak vaktine. cam önünde sıralanmış pamuktan beyazlığı meraklı gözlerle süzen bir çocuğun tereddütlü heyecanı ile esiyor rüzgâr, ürkekçe.. bir tanıdık koku bekliyorum ayılabilmek adına lakin her yere manasız bir toz çökmüş sanki, hiçbir canlılık bulamıyorum.
soğukluğun ustaca sızdığı aralıklardan, usulca titrettiği tüllere takılıyor uykulu bakışlar, büzülüyor örtünmüş bedenler yorganlar altında sessizce ve ben farkında olmadan yine dalıveriyorum. yarı gecenin ıssız hükmü sustururken sorumlulukları, düşünmek buz kesiliyor, derin bir uykuda hem çoktandır karanlığın koynunda şehir, hiç oralı olmuyor. soğuk duvarlarda asılı kalmışken pişmanlıklar, yataklardan ayrılmak imkansızlıkla eş değer oluveriyor.
gece hükümran hala daha sabaha, güneş ise huzursuzca kıpırdanıyor bulutların boyunduruğunda. karın omuzlarına kibarca tutunduğu, gözlerinden boşluk düşüren bir adamın dalgınlığı hâkim kaldırımların ağladığı sokaklarda, Rus romanlarından fırlamış misali ağır ağır sallanan paltolar birbirini selamlayarak geçiyor kaldırımlarda ve güneşin ısıtmaz olduğu bir sabaha uyanma çabasındayken şehir, kötürüm bir kızıllık sahip çıkıyor yalnız ayaza.
soğuk şehrin, soluksuz evlerinin tekrarından ibaret
ıssız sokakların kedileri, yemek alabilecekleri kapıların dışarısında
sıralarına girmek için ilerliyor. uyanası yok gibi kimsenin böylesine
sükunetli kış sabahlarına. mesai saati düşüncesinin sebebiyet verdiği o çaresi
bulunmaz rahatsızlığa rağmen buğulu bir rahatlığın kokusu sinmiş yataklara,
huzurla karışık hüzünden kokuyor her bir yer, doyasıya.
dakikaların
izinde turunculuklar alay eder oluyor kıpırdaşan perdeler ile. rüyalar
buğulanıyor ve gerçekliğe bulanıyor eflatun hayaller. tutulmuş her bir yeri
İstanbul’un, gerinerek uyanıyor soluk sabaha. sokak lambalarının loş ışığında
dinlenirken şehir, güneşin etrafı çevrili, ben misali hiç mecali yok doğmaya.
ölüm provalarına doyumu olmayanlarla dolu şehir, ışıkları geceden geceye
yananların tasaları apayrı ya ne de olsa. umutsuz sabahlara kalkmak en güç
olanıdır şüphesiz, hele ki yitik uykularda bestelenmişse geceler, düşman
kesiliverir gözler ömür boyunca uykuya.
Yorumlar
Yorum Gönder