“Lakin giden o, sen konuşmalısın o yüzden…”
Sonu görünmeyen bir seçimdi ertelemek, hayallerin peşinden
küçücük bir el bavuluyla da yola çıkılabilirmiş oysa. Avuçlarımdan kayıp giden
zamanı tutamadığımın farkındayım, hele ki uyurken dünya. Zihnimde dönen
çarkların sonu yok, peki ya vaktim? Tartışılır pek tabii, güneş yerini
edinmişken yorganın altındayım, bütün suç zamanın olamaz ya? Belgeseli ilk
izlediğim anı hatırlıyorum da, herkesin köşesine çekilmeyi maharet bildiği, gittikçe
yalnızlaştığımız toplumda bazıları için bunun hep bir seçim gerektirmediğini derinden hissetmiştim. Mecburiyetten, zaruretlerden, terk edilmelerden yahut vazgeçişlerinden sebebiyet bulmuşlardı kendilerini o odacıklarda.
Semptomları farklı hayatların reçetesiydi sanki böylesine bir ortam.
Tanılar değişkendi, seçimler alacalı, susuşların bile farklıydı anlamları.
Lakin ortaktı merhemleri, birlikte yalnızlardı sanki. Bir mekânı böylesine
benimsemek nasıl mümkün olabilirdi ki? Evim diyebilmek, ait olabilmek, kök
vermiş hissedebilmek, vazgeçememek… Atfedilenler bir otel için fazla değil
miydi? Şaşırdım, tek bir odaya sığan onlarca yaşanmışlığa. Şaşırdım, kapıya kilit vurulsa yetim kalacak insanların varlığına. Bekleyeni, arayanı
olamayanların varlıklarına bir de ben şahitlik ettim burukça.
Hayatın telaşından, yaşamın
curcunasından soyutlanmış bir geçite büründü Şükran Oteli zihnimde, özendim
hayallerimde hayallerime. Konuşmak fayda sağlamayınca suskunluğun yükünü seve
seve sırtlanmaya gönüllü olunabileceğini fark ettim, bakışların kaybolduğu
zeminlerde. Naifliği gördüm, soruların aralarına usulca serpilmiş parantez
içlerinde. Acı sezdim, konu geçmişe gelince gözlerde yer edinen o opak perdede.
Masumluk gördüm, dürüstlüğün yadsınamadığı yüzlerde ve sözlerde. Gülümsemelerin
kullanımı bile sınırlıydı sanki, yüzlerde yer edinmiş çizgilerin gölgesinde..
Kapının hemen ilerisinde bitmese yollar, duvarlardan sızmasa birbirlerine karışan sesler, adlarıyla var olmasa kişiler; seraptı, aldatmacaydı, sanrıydı Şükran Oteli. Nasıl oluyordu da odalarda böylesine uysaldı sokaklarda cirit atan saniyeler, saatler, günler sahi? Havada asılı kalan soruların mesken yeriydi o sonu köhne duran koridorların her biri. Dile gelmemişti cevaplar, yutkunmalarda yer edinenlerdi onlar. En belirgin hissedilen duygu meraktı pek tabii. Merak ediyordu insan. Sahaflardaki ikinci el kitapların taşıdığı ağırlıkla aynıydı his. Nedeni, nasılı yoktu. Bir avuç cevapsız soruyla baş başaydın her zaman. Gözyaşlarıyla ıslanmış birkaç dalgalı yapraktı sanki duvarlarda yer edinmiş minik çöküntüler. Defalarca okunmaktan yıpranmış bir kitabın esaretini taşıyordu, gözlerin dinlencesi duvarları süsleyen tablolar. Unutulmamak adına köşesi kıvrılmış bir sayfadan ibaretti, sayfalar örterdi insanların üstünü de yastık altında sararmaya yüz tutardı fotoğraf kareleri.
Sayfa aralarına sıkıştırılan notlar misali dururdu masa başlarındaki çiçekler, amansız bir özlü sözdü salonun sükunetini yararak derinden yükselen bir şiir.. Kitap gibiydi Şükran Oteli. Huzur verirdi, sır vermezdi. Şahit olurdu yıkılışlara, gidişlere, gülüşlere, ağlayışlara… bahsetmezdi. Her şeyin ötesinde çok iyi bir sırdaştı Şükran Oteli, tıpkı sakinlerin anlatılarında bahsettiği gibi: kediler misali…
Yorumlar
Yorum Gönder