şimdi soluk bir akşam üstü, bal ve ıhlamur sarıları eşliğinde ağaçların gölgelerini karşılaştırıyorsun. herhangi bir şeye dair bir çaban kalmadığını düşünebilirsin, lakin almayı düşlediğin o kızıldan deri cep defterinin bir köşesine bir ismi karalayıp kıvırmak için can atıyorsun. anlaşılmaya dair umudun kalmamış gibi yürüyebilirsin, lakin koşulsuz bir sevgi için, hem de bütün o gururuna rağmen, çok sabırlı olmaya devam ettiğini gizlemiyorsun. senin baktığında başka bir doku var ve sen bundan şikayet etmekten oldukça da uzaktasın, yalnızca senin olacak- yalnız sana ait olmasını utanmazcasına arzu ettiğin bir tesadüf olabilir sanıyorsun, lakin sen artık küçük bir çocuk değilsin, teşkil ettiğin nesneleri kabullenmek zorundasın- kötülüğü unuttuğunda, gördüklerin hallerinden sıyrıldıklarında ve hatıralarından kalan yegâne şey estetik bir kavrayış olduğuna yüreğin biraz ferahlar gibi oluyorsa da huzur bulamıyorsun...
sanki hiç ağlamamışsın gibi duruyor ve seni hiçbir zaman öp(e)meyeceğimi bilmek bana huzur veriyor. aklıma hep ölümün en düşlenebilir olduğu anlarda geliyorsun. bir imgeler tiyatrosu eşliğinde, olabildiğine silikçe geliyor, sinikçe tebessüm ediyor ve ağır ağır çekiliyorsun. sözlerin örtülü, gece sisten ve saçların dolanarak dökülüyor, "tanıdığım en ince düşünceli, en hassas, en kibar... en nazik insandı..." diyorsun, "kendini astı." demenden hemen sonra ekliyorsun tüm bunları. sonraları seni en sevdiğin yemekten bahsederken buluyorum, az sonra birileriyle gülüyor oluyoruz, geçenlerde birinin doğum gününü kutluyoruz, dün sarılırken beni sevdiğini fısıldıyorsun, seni izlerken yakala(n)mak istemiyorum, ertesi sabah tenine değen bir gözden yakınıyorsun, akşamında bana uzanıp öpüyorsun, gecesinde kapı dışarı edilirken burnunu çekişlerini dinliyorum, omzuna yaslandığımda kalbini sakınıyorsun ve konuştuğunda sözünü kesmemi istemediğini sanıyorum ki gidişlerimi izliyors...
Yorumlar
Yorum Gönder